Manilerin sihirli dili…

Bilindiği gibi insanın gönlünde sıcacık ufuklar açan maniler çok eski çağlardan başlayarak zamanımıza kadar varlığını sürdüren genellikle yedi heceli, dört mısradan oluşan küçük ve müstakil halk şiirleridir. Yaygın temaları aşk ve özlem olmasına rağmen niyet ve fal manileri, iş manileri, bekçi ve davulcu manileri, bazı sokak satıcılarının söyledikleri maniler, İstanbul meydan kahvelerinin cinaslı manileri, Doğu Anadolu’ya özgü hikâye ve mektup manileri, ayrılık ve gurbet manileri manilerde işlenen temalardan bazılarıdır.

Bugün yurdumuzun hemen her köşesinde o bölgenin türlü özelliklerini yansıtan birbirinden güzel binlerce maniyi “Türk Maniler Antolojisi” (Güldeste) adlı eşsiz eserinde bir araya getirmiş olan Şerif Öztürk yapıtında manilerin Türk halkının düşünce, zekâ ve espri anlayışını yansıtan birer sosyal psikoloji belgesi olduğunu belirtirken, maniler hakkında şu bilgileri verir:

“…Urfa civarında kadınlar arasında söylenen çeşidine me’ani, erkekler arasında söylediklerine de hoyrat denir. Diyarbakır bölgesinde ise daha çok cinaslı mani özelliklerini taşıyanlara hoyrat adı verilir. Ayrıca Denizli bölgesinde mana, Doğu Anadolu’da ve Azerbaycan’da Azeri Türklerinin ayati ve türkü, dediklerine Kırım Türklerinde ise türkü’nün karşılığı olarak cır-yır tabirleri kullanılır.

Doğu Türkistan bölgesi halk şiirlerinde bizdeki mani kafiyeleri gibi dörtlükler çok görülür. Step ve Kırım Tatarları maniye benzer şiirlerine çinik-çinig derler. Kazan ve Kırgız Türkleri arasında bu tür aytipa, kayım, ülenek, Özbeklerde aşula ve koşuk olarak bilinir. Yurdumuzun Kars yöresinde ise bazı halk oyunları sırasında karşılıklı olarak söylenen sorulu-cevaplı manilere akışta denilmektedir.”

Aile toplantılarımızda birbirimize sorduğumuz bilmeceler de bir tür manidir. Manilerde olduğu gibi manili bilmecelerde de birçok konu işlenir. Konuksever ve çabuk dostluk kurabilme hasletine sahip bir millet olarak sık sık dostlarımızı konuk ederiz sofralarımıza. Özellikle rakı sofrası sohbetlerimiz ayrı bir mana ifade eder bizlere. Bu sofralarda söylenen şiirler, beyitler ise rakı sohbetlerimizin tadına apayrı bir tat katar.

Kimi zaman da manili bilmeceler sorarız dostluğa uzanan, dostlukları pekiştiren “hemdem” (paylaşma ve kaynaşma) sohbetlerimizde. Örneğin; “Babası bengi baba / Anası yayvan hatun / Kızının tadı güzel / Oğlu sohbetlerde gezer” gibi. Bilmem ki bu bilmecenin cevabının şarap olduğunu söylemeye gerek var mı? Neyse. Bizim kulvarımız rakı kültürü olduğu için en iyisi biz anason kokulu manilere gelelim:

Bir elde altın kadeh
Öbüründe bir meze
Aldattı gönül verdim
Kadir bilmez bilmeze

Rakı içtim fincandan
Kenarları mercandan
Çek bıçağı vur beni
Artık bıktım bu candan

Köşe başı meyhane
Asmadandır kapısı
Ben gözüme kestirdim
On beş sene mahpusu

Kadeh elde boş değil
Boş olması hoş değil
Gönül uçacak ama
Kanadı yok, kuş değil

Sarhoş gelir yan yatar
Naraları çift atar
Kasımpaşa kızları
Gerdan kırıp kaş çatar

Şişe bulandı ise
Boşaldı bizde kese
En sonunda ne olur
Kader, kısmet ne ise

Çilingir sofralarımızın finalinde likör eşliğinde ikram edilen kahvenin asırlar boyu süren o anlamlı öyküsüne gelince. Dedelerimiz gönül bahçelerinde şavkıyan sevgi kıvılcımlarını dizelere dökerken çoğu zaman yiyecek ve içeceklerin niteliklerini, özelliklerini ve de güzelliklerini dile getirmişler. Böylece ninelerimize “Kalbe giden yol, lezzetten geçer” deyişini hatırlatmışlardır âdeta. Sevgili ninelerimiz hiç boş durur mu, sevgi haykırışlarını karşılıksız bırakırlar mı hiç? Pek tabii ki hayır, bunun yanıtını biz değil geçmiş dönemlerde yaşanmış gerçekler dile getiriyor, maniler haykırıyor olabildiğince.

Ne güzeldir ki o denli ince yürekli ve zarif zevkli, o denli ipeksi duygularla dolu insanların torunlarıyız biz. Ne güzeldir ki ninelerimizin dedelerimize mesirelerde gönül fırtınalarıyla düşürdükleri mis kokulu mendiller gül ağaçlarına yaşam suyu olmuş. Gül bahçelerinin her bir ağacı, o ağaçların her bir goncası gövermiş gövermişçe. Ne güzeldir ki o ağaçlar pıtrak halindeki gülleriyle çoğumuzun gönlünde goncalar vermeyi sürdürüyor hâlâ.

Gül bahçelerine adımını atan dedelerimiz söz yüzüklerini taktıktan sonra nur yüzlü, ahu gözlü ninelerimize şöyle seslenmiş:

Kahvenin telvelisi
Oldum güzel delisi
Güzel üç türlü olur
Sevilir cilvelisi

Ardından cilveli ve işveli bir üslupla anlamlı bir yanıt gelivermiş ninelerimizden:

Bir fincan acı kahve
Kırk yıl hatır sayarmış
Yüzyıllar ötesinden
Belki bu söz geçermiş

Bunun ardında da kına geceleri, hamam şenlikleri, düğün şerbetleri, düğün çorbaları, nazlı aşlar birbirini takip edermiş. Bu debdebe, bu şaşaa kırk gün, kırk gece sürermiş. Gül ağaçları kırk gün kırk gece şelaleler gibi gürleyen sevgi fırtınalarıyla, gökyüzüne uzanan saygı duygularıyla sulanırmış. Her sulanışta gül ağaçları biraz daha göverir, biraz daha gür goncalar verirmiş. Bu goncalar, “Bir yastıkta kocayın” dilek ve temennileriyle bir ömür boyu sürecek mutluluk ve saadet yolculuğuna çıkarmış. Yolculuklar yolculukları takip etmiş, günün birinde bir elmanın diğer yarısından rengârenk ekranlara bu satırlar dökülmeye başlamış.

Bir varmış, birden yok olmuş gibi…

Sevgilerimle…

VEFA ZAT