meyhane 2017

1974 yılının temmuz ayında ailecek Mersin’e tatile gitmiştik. Bir gün misafir olduğumuz arkadaşımın kızını ve küçük oğlumu yanıma alarak kenti dolaşmaya çıktık. Sahil kenarına gidecek hem gezecek hem de çocukların birkaç poz resmini çekecektim.

Sahile yaklaştığımız sırada yolun kenarında bir bebek arabası üzerine hazırlanmış mükellef bir rakı sofrası gördüm. Bebek arabasının üzerine kare biçiminde kesilmiş ince bir sunta konmuş bunun üzerine de sade bir masa örtüsü serilmişti. Tekerlekli mobil bir rakı masasını andırıyordu bebek arabası.

Masanın üzerinde küçük tabaklar içinde hazırlanmış çeşitli mezeler vardı. Arabanın itecek kısmının alt tarafına bir bölüm yapılmış, bu bölüme dört şişe rakı yatırılmıştı. Taşınabilir ticari bir çilingir sofrası herhalde dedim içinden. Tektekçi’lerin içki tezgâhını andırıyordu. Sofranın başında kırkbeş elli yaşlarında bir adam, yanında da beş altı yaşlarında bir kızan duruyordu. Adamın önünde bir rakı kadehi bir de su bardağı vardı.

Durdum, uzun uzun seyretmeye başladım adamı. Göz kapaklarının üzeri şişmiş, morumsu elleri titriyordu. Kâh rakısından yudumluyordu aheste aheste, kâh mezelerin birinden çatal-ucu alıyordu usulca. Ara sıra da oğluyla paylaşıyordu mezeleri büyük bir keyifle.

Beş on dakika sonra adamcağızın yanına yaklaşarak “Afiyet olsun Bey Abi, bir tek rakı rica edebilir miyim?” dedim kendisine. Babacan adam müstehzi bir tebessümle “Başüstüne” dedi ve bardağındaki suyu yan tarafındaki çimenliğe boşaltıp bir tek rakı koydu bardağa, üzerine de su ilave etti biraz. Daha sonra çatalını uzatıp “Buyur” dedi bana sakince.

O kadehten sonra bir tek daha içip hesap ne kadar diye sordum kendisine. “Ne hesabı?” dedi şaşırarak ve “Bu benim her akşamki özel rakı sofram, sen buralı değilsin galiba, bana “Doktor” derler, Beni bütün Mersin halkı tanır” diye lafını sürdürdü. Şaşırdım, mahcup olup yerin dibine girdim. Yarım yamalak kendisine teşekkür ettikten sonra çocuklarla birlikte oradan ayrılıp yolumuza devam ettik.

Bu arada yolumuzun üzerinde bir kebapçı dükkânı gördüm. Kebapçıya girip garsonlardan birine güzel bir karışık kebap hazırlayıp Doktor Efendi’ye götürmesini söyledim. Hesabı öderken de Doktor Efendi hakkında geniş bilgi edindim garsondan.

Doktor Efendi yaz-kış demeden her akşam taşınabilir çilingir sofrasıyla buraya geliyor, oracıkta iki-üç şişe büyük rakıyı deviriyormuş. Üçü bile aşıyormuş kimi zaman. Bunları duyduğum anda afalladım birden, inanılacak gibi değildi onun hakkındaki anlatılanlar.

Bir başka açıdan kız kalesi...

Gezintimizi bitirip aynı yoldan geriye dönerken Doktor Efendi’nin hâlâ mutad mahallinde durduğunu gördüm. Demlenmeye devam ediyordu aheste aheste. Akıllanmıştık artık. Yanından geçerken “İyi akşamlar Doktor Efendi, keyfin bol, rakın kaymak olsun” diyerek yanına doğru yürüdüm. Bu sefer sevecen bir tebessümle “Buyur bir iki kadeh daha at” dedi davudi sesiyle. Yanına yaklaştım ve sohbete başladık.

Ticaretle uğraşıyormuş, hali vakti de fena değilmiş. Erkek çocukları çok seviyormuş ama onbir kızı olmuş ancak on ikincisinde erkeği bulmuş. Yanında duran kızancık da bu oğluymuş. Onunla birlikte her akşam buraya gelip dalgaların sesi, martıların çığlıklarıyla iki-üç büyüğü devirirmiş.

Sohbet koyulaşınca bizi ailecek evine davet etti. Oradan ayrıldıktan birkaç saat sonra hanımımla birlikte Doktor Efendi’nin evine gittik. Hanımı da doğruladı bu inanılmaz ölçüyü. Ancak her günkü ölçüsü bu değilmiş, zaman zaman çıkıyormuş bu ölçüye. “Sarhoş olup da sizi rahatsız etmiyor mu, hastalanmıyor mu hiç?” diye sorduğumda, hanımından “Hayır, bugüne kadar bizleri hiç kırmadı, sarhoş olduğunu da pek görmedim” cevabını aldım. Sadece bazı akşamlar başım biraz ağrıyor diyerek erken yatarmış.

Pek tabii ki hanımıyla bunları konuşurken kendisi yanımızda değildi.

Doktor Efendi’nin akıbetine gelince… Daha sonraki yıllarda Mersin’de iki kez bulundum ama bütün gayretime rağmen ne kendisini bulabildim, ne de akıbetini öğrenebildim. Kim bilir belki de bir rekora imza atmak istiyordu kendince. Yoksa böylesine içmenin âlemi neydi ki? Bugün bile anlayabilmiş değilim bunu.

Rekor dedim de aklıma geldi. “Guiness Rekorlar Kitabı” yeme-içme yarışmalarını tıbbi açıdan “kesinlikle” tavsiye etmemektedir. İki litreyi aşan bira içme rekorlarını yayınlamamakta ve yüksek alkollü içkileri kapsayan hiçbir rekora yer vermemektedir. Bu arada dünyanın en sert birası olan “Samichlaus” birasının Zürih’teki “Hürliman Bira Fabrikası’nda üretildiğini ve alkol derecesinin 13.94 olduğunu aynı kitaptan öğrenebiliyoruz. Bu biranın birkaç şişesi bile insanı sarhoş etmeye yeterlidir bence.