Saki içki sunuyor...

Bundan önceki sohbetimize “Sakız Adalı Rumlar kendilerine has kıyafetleriyle çalışırlardı. Alınlarında kâkül, şakaklarında zülüf, başlarında fes, festen siyah bir kaytan ile omuz üzerine sarkıtılmış mavi bir top püskül bulunurdu. Göğüsleri mutlaka açık ve kolları mutlaka sıvanmış beyaz gömlek, üstünde önü çapraz olarak kavuşturulmuş ipek ya da sırma işlemeli kolsuz bir yelek (fermene) ile hizmet ederlerdi. Bellerinde siyah kuşak, onun altında yerlerde sürünecek kadar uzun ve yürürken iki yana sallanacak şekilde bol ve ağlı kara bezden şalvar, paçaları geniş ve ayak bilekleri üstünde, hizmette ayakları çıplak ve çıplak ayaklarında mutlaka takunya bulunurdu” diyerek ara vermiştim. Sohbetimize kaldığım yerden devam ediyorum sevgili arkadaşlarım.

Sözünü etmeye çalıştığım meyhaneler 19. yüzyılın sonlarında, özellikle Galata ve civarında hizmet veriyordu. Dönemin ünlü ozanlarında Erzurumlu Âşık İbrahim ay gibi parlak yüzlü, ‘Sakız Gülü’ civanlarını ve kız güzeli ateş oğlanlarını mısralarında bakın nasıl tasvir ediyor:

Gel Âşık İbrahim, gel sefa eyle
Tûti dillice bir Pedimu peyle…
Sakız gülleridir saki civanlar
İstefo, Pandeli, Vasil, Yuvanlar…
Güler yüz, tatlı dil, işinin eri
Tezgâhta mukasser Barba Mastori…
Edremit, Bülbülce, Mürefte, Fertek
Güzeller aşkına çakalım bir tek…
Gel ey gül topuklum, gel Galata’lım
Gel havfü hicabı artık atalım…
Uyandır kalender gönlünde mumu
Gel şuh fendbazın Galata Rum’u…
Doldur be Mastori, doldur be Barba
Bir de tezgâhından âşık’a caba…

İşte böyle sevgili arkadaşlarım, insan âşık olursa, hele bir de gönlü kabarırsa demek ki gül yüzlü sakilere methiyeler de yağdırabiliyormuş. Neyse, biz yine konumuza dönüp sadede gelelim. Meyhanelerin çoğunda görev alan rakkaslar da sakiler gibi güzel ve parlak gençler arasından seçilir, meşk-hanelerde özel olarak musiki eğitimi görürler, makamlar ve ezgilere yakınlıkları sağlanırdı. Ayrıca kendilerine raksın bütün incelikleri ve kuralları da öğretilirdi.

Bu arada rakkaslar, ‘köçekler’ ve ‘tavşan oğlanları’ olarak iki gruba ayrılırdı. Köçekler, oyun sırasında sırma işlemeli gömlek, canfesten ya da ipekliden “dört kubbe” denilen sırma saçaklı eteklik giyerler, bellerine sırma kemer takarlardı. Başları açık, saçları uzun ve kırma kıvırcık, kokulu ve doğal olarak dağınık olurdu. Parmaklarına pirinç zil takarlar, raks sırasında bunları müziğe uygun bir biçimde ve ahenkte şakırdatırlardı.

Çal, söyle, sun güzelim...

Değerli yazar ve tiyatro üstadımız Refik Ahmet Sevengil civan güzeli rakkasları şöyle anlatır:

“… Rakkasların her biri şimdiki sinema yıldızları gibi arkalarında bir sürü vurgun sürüklerdi. Güzellikleriyle ün kazanırlar, görüp tutulanlar tutkunluklarını vuslat derecesine getirmek isterler, bu yüzden para harcarlardı. Tam anlamıyla genel kadınlara tutulup da servetini bu uğurda tüketen adamlar gibi eskiden de bütün varlığını rakkaslara yediren, sevgilisinin yarım bir iltifatını kazanmak için en değerli mallarını veren âşıkların görüldüğü tarih sayfalarında yazılmıştır.

Bu özellik ve davranışlardan dolayıdır ki rakkasların birçoğu ya kendi adları büsbütün unutularak, Zalim Şah, Fitne Şah, Nazlı Şah gibi adlarla ün kazanmışlar ya da Saçlı Ramazan Şah, Can Şah, Küpeli Ayvaz Şah gibi takma adlarla anılmışlardır.

Tavşan oğlanları ise siyah çuhadan topuklara kadar şalvar, çuhadan oldukça dar, vücutlarının hatlarını belli edecek biçimde bir giysi giyerler, bellerime rengârenk şallar sararlardı. Bunların başı açık değildi. Süslü küçük bir şapka takarlardı.

Meyhanelerin büyük eğlencelere ve çeşitli(?) hizmetlere hazır olduğunu belirtmek için giriş kapısının üst kısmına küçük bir hasır örgü asılırdı. Gedikli meyhaneler ya bulundukları semtin ve sahiplerinin adlarıyla ya da hançer, zincir gibi sembollerle anılırdı.

İstanbul eski ‘kebir’ (büyük) gedikli meyhanelerinin kapıları üstünde ‘alâmetifarika’ olarak uzun bir çengele asılmış hasır örgülü bir ‘binlik’ (galonluk rakı şişesi) bulunurdu. Halk arasında ambiyansına, mahbup çırağına ya da köçeğine atfen anılanları da vardı. Ancak böylesine takılmış adlar, kısa zamanda unutulurdu. Bu tür sembollerin kullanılma nedeni ise o dönemlerde dükkânlarda tabela asma geleneği bulunmamasından kaynaklanıyordu.

Meyhaneye girildiği zaman kapının yanında, sağ veya sol tarafta, bazen de tam karşı kısımda “İşret Tezgâhı” (İçki Tevzi Tezgâhı) bulunurdu. Burada mekânın en deneyimli hizmet erbaplarından ‘Mastori’ görev alırdı. Tezgâhta ayaküstü bir-iki tek atıp gidecekler için hazırlanmış rakı kadehleri, şarap çanakları ya da bardakları ve içinde fasulye piyazı, lahana turşusu, beyaz sakız leblebisi gibi mezelikler ve çerezlikler bulunan tabaklar dizilirdi. Büyük gedikli meyhanelerinde ise meze (ve yemek) dağıtımı için mutfağa yakın bir yerde mutlaka görkemli bir dağıtım tezgâhı bulunurdu.

Gedikli tezgâh-başı müdavimleri genellikle “dört kaşlı” denilen akşamcı ağalar, esnaf takımı ve çalıştıkları yerin ustaları ile yüz göz olmak istemeyen kalfalar ve çıraklardı. Bunlar dükkânlarını kapayıp evlerine dönerken yolları üzerinde bulunan meyhanelerde ayaküstü birkaç tek atarlar, oyalanmadan hemen evlerine giderlerdi.

Eski bir meyhaneden görüntü...

Tezgâh önünde ayaküstü birkaç tek atıp gidenlere meyhaneciler “Tezgâh Müşterisi” dedikleri gibi müdavimler de meyhanenin bu âlemine Tezgâh Âlemi” derdi. Zaman içinde tezgâh başı müşterilerine “Tekçi” ya da Tektekçi” denilmeye başlandı.

Tezgâhın arkasına düşen duvarda oymalı raflar bulunur, bu raflara rakı ve şarap binlikleri dizilirdi. Raflardaki çengellere de camdan yapılmış İbrik-i Mey tabir edilen rakı ibrikleri asılırdı. Müdavimlere rakı ikramı ibriklerle, şarap servisi ise genellikle toprak testilerle yapılırdı. Şarap servisinde şarap bardağının yanı sıra, “Şarap Tası” ve “Şarap Çanağı da kullanılırdı. Kopuk” ve “Küplü zümresinden tulumbacılar takımı bırakın şarap bardağını ne tas ne de çanak kullanırlar, testiyi ağızlarına dikerek şarabı lıkır lıkır içerlerdi. Sonra da doğal olarak yumruk mezesi ile yetinirlerdi.

Sevgili arkadaşlarım, değerli dostlarım, geçmiş dönem meyhanelerimizden kısacık kesitler bunlar. Bizlere sıra dışı olaylar olarak gelebilir belki bu yaşanmış olanlar ama işin özünde ve gerçeğinde kimi dönemlerde içki kültümüzde yaşanmış bütün bunlar. İstesek de istemesek de kabul etmek durumundayız bunları. Ayrıca, günümüzün koşullarıyla ve çağdaş yenilikleriyle kıyaslamalar da yapmamalıyız asla. Şayet kıyaslamalar yapıp mukayeselere girersek inanın ki geçmişe çok büyük haksızlık yapmış oluruz. Netice itibarıyla bu tarz bir eğlence yöntemini benimseyip yaşamış onlar bizim atalarımızdı çünkü.